Neden bu hanımlara “camcı” ya da “nalbur” açılmaz da
hep bir “cafe” açılır, bilen var mı?
Soruyla ilişkili düşünceler belki sizin de aklınıza
gelmiştir. Hatta belki bir tanıdığınızdan, buna benzer bir cümle duymuş bile olabilirsiniz.
Daha da ileri gideyim, böyle bir fikri sizin de zihninizden geçirmiş olma
ihtimaliniz hayli yüksek. (Başlıktaki “hanım” siz de olabilirsiniz tabii) Konu “hanıma
cafe açmak” olunca, takdir edersiniz ki benim de konuyla alakalı âcizane bazı fikirlerim
var. İzin verirseniz onları paylaşmak isterim.
Yazının başlığı, sizin de anladığınız üzere aslında bir
kinaye. Türkiye’nin yeme-içme macerasının, son 15-20 yılını özetleyen de bir cümle
aynı zamanda.
Bahsini ettiğim 15-20 yıllık süre zarfında, ülkedeki
yeme-içme işletmelerinin sayısındaki artış hepimizin malumu. Esnaf
lokantalarından ve köşebaşı büfelerinden evrilerek bugünkü çeşitliliğe kavuşan
bu işletmeler, artık daracık sokak aralarında bile varlar. Peki neden bu kadar
çok cafe, bar, restoran vs. var? Bu işletmeleri kimler açıyor? Bu kadar çok
yeme-içme işletmesi olması kötü bir şey mi?
Sondan başlayayım. Evet, bu kadar çok yeme-içme
işletmesi olması “iyi” bir şey. Her şeyden önce, ticari girişimlerin
sayılarının artması, yatırım/tüketim harcamaları yoluyla gayr-ı sâfî millî hâsılayı
(GSMH) ve istihdamı artırır. Dolayısıyla ekonomik büyümeye katkı sağlar.
İkincisi, bir pazardaki çeşitlilik, rekabet aracılığıyla malların fiyatlarını
düşürür. Bu durum her ne kadar biraz önce bahsettiğim GSMH’nin artış hızını
yavaşlatırmış gibi görünse de, düşük fiyatlardan dolayı daha fazla tüketim
harcaması yapılmasına neden olur. Dolayısıyla nominal GSMH’da ilk anda yaşanan
kayıp, fiyatı düşen mallara/hizmetlere olan talebin artmasıyla telafi edilmiş
olur. Üçüncü olarak, rekabet üstünlüğü sağlamak isteyen firmalar ürün ve hizmet
kalitesinde artış yaparak, daha fazla müşteri çekmek isterler. Tabii bu
durumdan en karlı çıkanlar, daima müşteriler olur. Dördüncü ve son olarak, çok
sayıda firmanın varlığı, özgün projelerin ortaya koyulmasını sağlar. Bu yolla
sağlanan ürün/hizmet çeşitliliği, farklı deneyimler elde edilmesi sonucunu
doğurur. Kısacası, çok sayıda işletme her koşulda faydalı bir şeydir.
Gelelim ikinci sorunun cevabına. Bu işletmeleri,
başlıktaki “koca”lar açıyor. Bazıları hanıma açarken bazıları da kendilerine
açıyorlar. Hanıma açanlar; “Oyalansın
işte. Evde oturdukça bana sarıyor”, “Meşgale olsun.”, “Bizim hanım çok güzel
yemek yapar. Eli acayip lezzetlidir”, “Geçen arkadaşlara bir mantı yaptı
bizimki. Aman Allah’ım! Yeme de yanında yat” diyenler. Kendilerine açanlar;
“Abi biz de girelim şu restoran işine
baksana iyi para var.”, “Oğlum, ne zaman şu ….. Dönerci’sinin önünden geçsem
dükkân çakılı arkadaş. Biz de açalım bir dönerci!”, “Nakit var işin içinde abi
nakit! Sürekli nakit dönüyor. Bizdeki gibi al 6 ay vadeli çeki, faktoringe götür
derdi yok. Hesabı istesin müşteri, götür; trink al paranı.” ve
“Kardeşim parayı müşteriden peşin alıyorsun ama toptancıya vadeyle ödüyorsun.”
grubu. Özetle, başta kocalar olmak üzere herkes restoran açıyor!
Sıra geldi üçüncü sorunun cevabına ama işte o cevap biraz
uzun. Aslına bakarsanız, sorunun cevabını yukarıdaki cümlelerde bir miktar
verdim. Fakat konuya biraz daha yakından bakalım istiyorum. Bunun için soruyu,
bazı ek sorularla biraz daha açayım:
a.
Yeme-içme
sektörünü bu kadar cazip kılan sebepler nelerdir?
b.
Restorancılık,
çok sayıda işletme açılacak kadar kolay bir iş midir?
c.
İyi yemek yapmak,
lokanta sahibi olmanın kaçıncı kuralıdır?
d.
Sadece Jamie
Oliver izleyerek aşçı olunabilir mi?
e.
Yeme-içme
sektörü eğlenceli midir?
Bu
kadar soru yeter sanırım. Şimdi, “hanıma bi’ cafe açmanın” altında yatan motivasyonlara
odaklanalım.
1.
Sermaye Birikimi
Bir ekonomide
yatırımların gelişmesi, tamamen sermaye birikimine bağlıdır. Sermaye
birikimleri tasarruflara, tasarruflar da gelire. Gelirinizin bir kısmını
tüketirken, kalan kısmını da tasarruf edersiniz. Kalan kısmın hayır kurumlarına
bağışlanması da mümkün tabii ama o konumuz dışında. Yani gelirinizi ya harcarsınız
ya da biriktirirsiniz. Geliriniz arttıkça daha çok harcarsınız ancak aynı
zamanda daha çok tasarruf da etmeye başlarsınız. Elbette geliriniz azaldıkça da,
bu durumun tersi gerçekleşir.
Ekonomi makro
ölçekte düşünüldüğünde, tasarruflarınız birikime ve yatırıma dönüşür. Siz
tasarruflarınızla doğrudan yatırım yapmasanız bile, bankalara yatırdığınız
mevduatlarla, aldığınız hisse senetleri, devlet tahvilleri ve bonolarla
yatırımcıları kredilendirerek finanse edersiniz. İşte kabaca anlattığım bu
sürecin, tasarrufla ilgili olan kısmına ekonomi biliminde “marjinal tasarruf eğilimi” deniyor.
Marjinal
tasarruf eğilimi, gelirdeki değişime bağlı olarak tasarruflarınızın ne yönde ve
ne şiddette değiştiğini açıklamaya çalışır. Bununla beraber insanların kişilik
özelliklerine bağlı olacak şekilde ve bireysel olarak, gelirlerini hangi oranda
harcayacaklarını ya da hangi oranda bu gelirlerden tasarruf edeceklerini analiz
eder. Geliri “Y”, harcamayı “C” ve tasarrufu “S” ile gösterecek olursak;
Y=C+S'dir.
Tasarruf ve tüketim
eğilimlerinize göre gelirinizin ne kadarını harcayacağınızı ve ne kadar
tasarruf edeceğinizi belirlersiniz. Geliriniz 100 TL.’den 200 TL.’ye çıkarken,
tasarruflarınız da 10 TL.’den 20 TL.’ye çıkıyorsa, sizin marjinal tasarruf
eğiliminiz 0,1 veya %10 demektir. Bir başka deyişle bu, kazandığınız paranın
%10’unu tasarruf etmeye eğilimlisiniz demektir.
Bu kısa iktisat
dersinden sonra, asıl konuya geleyim. Türkiye’de son 15-20 yılda iktisadi
anlamda olan şey, gelir artışı. Yani zenginleşmemiz. Şimdi bu son cümleye bazı
itirazlar duyar gibi oluyorum. Zenginleşmekten kastım kalkınma ya da gelirin âdil
dağılımı değil. Salt GSMH artışından bahsediyorum burada. Dolayısıyla, “Hayır
efendim zenginleşmedik” şeklinde itiraz edenlerin belirttiği anlamda ben de
zenginleştiğimizi düşünmüyorum zaten. Tekrar konuya dönecek olursam; söz konusu
gelir artışı, marjinal tasarruf eğilimlerimiz yoluyla, sermaye birikimini de
beraberinde getirdi. Biraz daha fazla kazanan bireyler, biraz daha fazla
tasarruf ettiler. Yastık altındakiler hariç, bankalara ve diğer tasarruf
araçlarına gitti. Bu tasarruflar krediye dönüştü ve sermayenin biraz daha
birikmesine neden oldu.
Kredi uygunluğu en
fazla olanlar, yatırım yapma fırsatları buldular. Organize sanayi bölgelerinde
atölye işletenler, fabrika sahibi oldu. Çevre esnafa satış yapan toptancılar,
kurumsal müşterilerle tanıştı. Sadece Adana’ya, Kayseri’ye, Samsun’a mal
gönderen nakliye firmaları ihracatla tanışarak “lojistik” firması adını
aldılar. Gelirleri arttı. Sonra tasarrufları. Sonra kredi aldılar. Yatırım
yaptılar. Sonra yine gelirleri arttı. Ve tabii tasarrufları da….
Bu çevrim, üçüncü
sorunun ilk cevabı. Gelirimiz ve tasarruflarımız arttı. Yatırım yapmak için
fazladan paramız vardı. Biz de tekstil ve inşaattan sıkıldık açıkçası. Bir de sürekli
krize giren bu iki sektörün (ve tabii diğerlerinin) yanında, “onsuz
yapamayacağımız” bir işe de yatırım yapmalıydık. Böylece, bir işte darboğaza
düşsek bile diğerinde kendimizi garanti altına alabilirdik. Eh insanoğlu gerekirse
her şeyden mahrum kalabilir de, yemeden içmeden yaşayabilir mi? Yaşayamaz. Öyleyse,
yeme-içme gibi bir sektöre yatırım yaparak, yelpazeyi genişletmeliydik.
2.
Tüketim Artışı
Gelirler arttıkça
bir şey daha olmaya başladı: Tüketim artışı. Biraz önce anlattığım mekanizma
gereği, zaten öyle de olması gerekiyordu. Madem gelir arttıkça tasarruf
artıyor, ondan daha fazla tüketimin de artması gerekmez mi? Nitekim öyle de
oldu!
Gelirleri artan
insanlar, dışarıda daha fazla vakit geçirmeye başladılar. Seyahatlere çıkarak,
Avrupa ve Amerika’yı keşfettiler. Oralardaki “ilginç” mekânlarda yiyip içtiler.
Çok gezip, çok gördüler ve nihayet ülkeye döndüklerinde, dâhiyane (!) bir fikir
geldi akıllarına: Bu mekânların benzerlerini burada açmak! Hatta doğrudan
kendilerini getirmek! Çok şaşırtıcıydı gerçekten.
Tüketim artışı,
yeme-içme mekân sayısındaki jet hızıyla artışa iki şekilde neden olmuştu yani. İlki,
insanların ev dışında yeme-içme alışkanlığı edinmesi; ikincisi ise seyahat eden
insanların sayısındaki artış yoluyla. Böylece Jean Baptiste Say’e inat, bu kez talep
arzın doğmasına neden olmuştu.
Kaynak:
TÜİK http://tuikapp.tuik.gov.tr/Gosterge/?locale=tr
3.
Evde Yemek Yapmakla Profesyonel Aşçılığı Birbirine
Karıştırmak
Reçete desem,
sanırım sektöre yabancı herkesin aklına eczane ve ilaç gelir. Tarih boyunca, eve
gelen misafirlerden birazcık takdir görmüş ve bu işe yatırım yapmaya hevesli
herkes, bir cafe açsa insanların bu kekleri, börekleri nasıl da kapış kapış alacağını
düşünmekten kendini alamamıştır. Bir ticari işletmenin tasarım, yatırım ve
işletme aşamalarında muhtemelen neler yaşandığını bilmeyen birisi için bir
fırın, bir ocak, güzel bir teşhir tezgahı, şirin masalar ve sandalyeler,
pembeli mavili duvar desenleri, cama asılan tül perdeler ve kutu gibi bir
dükkan, hayallerin gerçek olması için yeter de artar. O cânım cupcake’ler, muffin’ler,
taptaze makaron’lar sadece eve gelen misafirler için yapıldığında ziyan olup
gidiyordur ve muhakkak kamuya arzı lazımdır.
Buyurun size, “bu
kadar çok mekân neden açılıyor” sorusunun bir diğer cevabı.
4.
Allah’ım Çok Eğleneceğiz
Yeme-içme
sektörüne zaman zaman “eğlence” sektörü dendiğini duymuşsunuzdur. Yeme-içmenin
salt yeme-içme olmadığını biliyoruz. Eğlence ve diğer bazı unsurlar yeme-içme
kavramının içinde mündemiç. İyi de, kavramların böyle iç içe olması işin de
korkunç derecede eğlenceli olmasını gerektirmiyor ki! Yeme-içme sektöründe
çalışmak eğlencelidir, doğru. Fakat insana verdiği acı, bütün eğlencenizi
unutturur.
Çok uzun saatler
ayakta çalışmak zorunda olduğunuz, hafta sonu, bayram, tatil vb.
kavramlarınızın olmadığı, insanlar “eğlenirken” sizin çalışmak zorunda
olduğunuz bir meslekten bahsediyorum. Sevgiliniz/eşiniz beyaz yakalı bir çalışansa,
O Cumartesi-Pazar günleri izin yaparken, siz çalışırsınız. Yuvalar yıkılır,
ilişkiler biter, kavgalar çıkar bu yüzden. Düzenli bir aile ve iş yaşamının
özlemini duyarsınız. Herkes uyurken çalışır, herkes çalışırken uyursunuz. Misafirleriniz,
çalışanlarınız, ortaklarınız, patronunuz vs. hepsi ayrı bir stres kaynağıdır
sizin için. İş yoğun olsa bir dert, olmasa ayrı bir derttir. İnsanlara dert
anlatıp cevap vermekten bitkin düşşeniz, kafanız yüksek düzeyde sesten ütülense
bile suratınızdaki gülümsemeyi (sırıtışı mı demeliydim acaba) eksik
edemezsiniz.
Kısacası mekânın
sahiplerinin çok önemli bir kısmı, kocaman bir yanılgı ile hareket ederek,
restorancılık yapmaya başlıyorlar. Gerçeklerle yüzleştiklerinde ise onlar için
artık çok geç oluyor.
5.
Acayip Bir Çevrem Olacak
Orası kesin! Hangi türde ve büyüklükte olursa olsun,
yeme-içme işine bulaşan herkes için geçerli bu durum. Hayatınız boyunca
tanıyamayacağınız kadar çok ve ilginç insanla tanışabilirsiniz bu sektörde. Yalnız
unutmayın, bunların arasında oldukça iyi eğitimli ve sosyo-kültürel olarak üst
sınıfta yer alan insanlar olduğu gibi, eğitimsiz, sonradan görme ve gösteriş
meraklısı tipler de olacak. Tabii ki sarhoşlar, beş parasızlar ve tesis
sıkıntısı çeken âşıklar da bu listeye dahil. Yine de çoğu yatırımcı, böyle bir güdüyle
bu işe girişiyor.
6.
TV Show’ları
Bundan birkaç
sene öncesine kadar hiçbirimiz ne Jamie Oliver’ı tanıyorduk, ne Anthony
Bourdain’i ne de Gordon Ramsey’i. Emine Beder ve Oktay Usta’yla yuvarlanıp
giden sakin hayatımız, bu isimlerin ekranlarımıza gelmesiyle alt üst oldu. Önce
aşçılığı prestijli olmayan meslekler sınıfından çıkardık. Sonra da “E madem
aşçı oldum, o zaman restoran açmalıyım” demeye başladık.
Televizyon
dünyasının, yeme-içme sektörünü Türkiye’de de bu denli çekici kılan en önemli
etkenlerden biri olarak görüyorum. Tavsiyem odur ki, bir restoran yatırımı
yapmadan önce Ramsey’in mutfağında olup bitenleri biraz alıcı gözle izleyin. Gerçekte
olan aşağı-yukarı öyle bir şey.
7.
90 Gün Vadeyle Al Peşin Sat
Bu inanış da maalesef, sektöre penetrasyonun en
ciddi motivasyonlarından birisi. Fakat ticari hayattan uzak profesyonellerin
atladığı nokta şu: 91. gün her şeyi peşin alıp peşin satmaya başlarsınız!
Bir malı vadeli almak bir çeşit kredi kullanmaktır.
Hayatta her şeyin bir bedeli olduğu gibi, aldığınız malların da bedeli var. Hiçbirisi
bedava değil. Sadece ticari teamüller gereği bazı uygulamalar var. Vadeli alım
gibi. Ancak şöyle düşünün, 90 günlük vadeyle ilk aldığınız malların parasını
vade bitiminde ödeyeceksiniz değil mi? Evet. Pekala, bugün aldığınız mallar
muhtemelen 1 hafta içinde bitecek ve teslim süresi 1 gün olan mallar için 6 gün
sonra yeniden sipariş vermek zorunda kalacaksınız. Bu malları da 90 gün vadeyle
aldığınızı düşünelim şimdi. Ne olacak? 96 gün sonra bu aldıklarınız için de
ödeme yapmak zorunda kalacaksınız. O halde? 2 ödeme arasında sadece 6 gün olacak.
Bakın, vadeniz bir anda kısaldı!
Bursa’lı çok büyük bir tekstil firmasının, o dönemin
yükselen yıldızlarından biri olan Galata’da, bir zincir fast food yatırımı
yapması planlanıyordu. Bu iş için de firmanın mali işler müdürü
görevlendirilmişti. Kendisi ile ayaküstü tanışma ve sohbet etme fırsatı
bulmuştum. Bana çok ilginç bir şey söyledi. Dedi ki, “Tek siparişle 20-30
milyon dolar malı yurtdışına ihraç eden bir firmayız. Patronları anlamakta
güçlük çekiyorum. 5-10 TL.’lik hamburger-patates satarak nasıl bu parayı
kazanacaklar ki? Yani, attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değmeyecek. Neden
böyle bir yatırımın içine giriyorlar, neden böyle bir zahmete katlanıyorlar
anlamıyorum.”
Nedeni açık, sıcak ve nakit para!
En uzun vadenin 27-30 gün civarı olduğu (yemek
çekleri ve kartları ile alınan ödemeler) bir sektörde, malları vadeli alıp
peşin satmanın hazzı!
İşte bir başka yanılgı! Nakit akışının en hızlı
olduğu sektör, perakende sektörüdür. Dogru. Ancak, mevcut nakit akışının sizin
için anlamlı olabilmesi, iş hacminizin büyüklüğüne bağlıdır. Tek siparişle
15-20 milyon dolarlık ciroya ulaşıp % 5 kar elde etmek mi yoksa günü 15-20 bin
lira ile kapatıp (ki 2015 Türkiye’sinde yeme-içme sektöründe bu kadar ciro
yapabiliyorsanız şanslısınız) % 12-15 kazanmak mı? Kararı siz verin.
Sırf nakit dönüyor diyerek bu işe girecekseniz, iş
hacmi beklentilerinizi bir kere daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Zaman
içerisinde, dünya çapında yayılmış fast food zincirleri, butik restoranlar gibi
olmayı planlıyorsanız o ayrı. Ancak bunun için gerekli sabrı göstermeli ve
büyük bir savaşın içinde bazı muharebeleri kaybetmeyi de göze almalısınız.
8.
Restoran İşletmek Ne Kadar Zor Olabilir Ki?
Şu kadar:
İşin sadece misafirler tarafından görünen yüzü oldukça
kolay. Biraz nezaket sahibi iseniz, her türlü hatanızı ve eksiğinizi telafi
etme şansınız var demektir. Fakat iş sadece nazik ve güler yüzlü olmakla
bitmiyor.
Servis ve sunum teknikleri ile ilgili bilgi sahibi
olmalısınız. Bunun için kısa bir süre teorik eğitim ve arkasından en az 2 yıl
aralıksız misafirlere en alt kademede hizmet sunmanız gerekir. Farklı türde
istisnai durumları/sorunları kavrayarak/yaşayarak, her birisi için ayrı ayrı
çözüm üretebilir hale gelmeniz gerekir.
Misafiriniz sinirlenir, siz sinirlenemezsiniz. Oldukça
sabırlı ve misafirlerinizin isteklerine karşı duyarlı olmalısınız. Leb demeden
leblebiyi anlamalı, onu her noktadan izlemeli, fakat rahatsız da etmemelisiniz.
Lokantanızda aşçılık da yapacaksanız, en az 6 ay
teorik ve pratik eğitimden sonra, yine en az 2 yıl da fiilen aşçılık yapmanız,
standart bir aşçı haline gelmeniz için gereken minimum sürelerdir. Bu süre
içerisinde kendinizi sürekli geliştirmeli, trendleri takip etmeli, dışarıda
bolca yiyip-içmeli ve varsa imkânınız yurtdışındaki restoranları bolca ziyaret
etmelisiniz.
Bir misafirin kapıdan karşılanarak ağırlanmaya
başladığı ilk andan, hesabını ödeyip kalktığı ve kapıdan çıktığı son ana kadar
memnuniyetini garanti altına alacak yöntemleri çok iyi bilmelisiniz. Burası bir
bakkal dükkanı değil. (Kaldı ki orada bile en azından sıcak bir selamlamayı hak
ediyoruz) İnsanlar her şeyden önce “deneyime” para ödüyorlar. Yedikleri-içtikleri
ikinci sırada. Dünyanın en güzel yemeklerini, dünyanın en güzel iç mimarisine
sahip restoranında verebilirsiniz. Misafir deneyimine dair yapacağınız en küçük
hata, hepsini bir anda yıkacaktır. Unutmayın, sosyal medya diye bir şey var
artık.
Servis edeceğiniz içkiler hakkında da bilgi sahibi
olmanız, faydanıza olur diye düşünüyorum. Bunun için miksoloji eğitimi
almalısınız. İçkilerin nasıl yapıldıklarından, nasıl servis edildiğine kadar
her şeyi bilmeniz gerekebilir. Kokteyl bilgisini hiç söylemiyorum bile. Şarap
servis ve sunumunu ise burada konuşmaya gerek yok sanırım. Son yıllarda kahve
ve bira da bilgi zenginliği açısından önemli hale geldiler. Bunlar hakkında da
etraflı bilgi sahibi olmalısınız.
Daha yatırım aşamasında, hangi makine-ekipmanı
kullanmanız gerektiğini biliyor olmanız gerekir. Yanlış makine-ekipman seçimi,
operasyonel süreçlerinizi doğrudan etkileyerek verimsizliğe neden olur. Öte
yandan, gereksiz makine-ekipman kullanmak para kaybını da beraberinde
getirecektir. Bu makine-ekipmana fazladan ödediğiniz paranın dışında, gereksiz
enerji sarfiyatını da göz önüne alacak olursak, kaybınız artacaktır.
Piyasaya mal satan gıda toptancılarını ve
tedarikçileri tanımanız gerekir. Onlarla ne tür anlaşmalar yapılabileceğini,
alternatiflerinin neler olduğunu ya da söz konusu alternatiflerin olup
olmadığını da bilmelisiniz. Malum, ticarette “alırken kazanmak” diye bir tabir
var! Diğer taraftan, satın aldığınız ürünlerin sattığınız ürünler üzerindeki etkilerini
de hesap etmeniz faydanıza olur. Kötü malzeme ile yemek yapmak istemezsiniz. Satın
alımını yaptığınız malların kalitesinin devamlılığından da emin olmalısınız. Size
birkaç sefer “iyi mal” veren tedarikçiniz, bir süre sonra sizi kazıklamaya
çalışabilir. Gözünüzü dört açmalısınız.
Lokasyon ve emlak seçimi konusunda bir uzman
olmalısınız. Hangi lokasyonda, emlak metrekare değerleri ne kadardır bilgi
sahibi olmanız, yatırım aşamasında elinizi güçlendirir. Sizin için çalışacak
emlak komisyoncularını tanımanız, bu aşamada işlerinizi kolaylaştıracaktır. Aynı
zamanda, emlak arama sürecinde, bulunacak emlakın yapmak istediğiniz şeye uygun
olup olmadığını da araştırmalısınız. Gereğinden fazla büyük ya da küçük
emlakları elemeli, kalanları ise fiyat/kalite açısından değerlemelisiniz. Tabii
bir emlak sadece fiyat/kalite performansı iyi olduğu için tutulmaz değil mi?
Lokasyonun da iş hacminizi doğrudan artırıcı bir fonksiyonu olmalı. Bu
fonksiyonu nasıl değerleyeceğinizi de iyi bilmeniz gerekir. Bu konuya “köşe
dükkan buldum” diyerek yaklaşırsanız, sonuç sizin için iyi olmayabilir.
Genel olarak operasyon süreçlerinin yönetimi ve
değerlemesi de çok önemli bir başka alan. Durmadan devam eden bir süreci,
işletme, çalışanlar ve misafirler açısından sürekli bir şekilde denetlemeli,
ölçmeli ve buradan elde edeceğiniz verilerle süreci yönetmelisiniz. Sürecin
hatalı noktalarını bularak, buralara iyileştirici çözümler getirmelisiniz.
İşe alım ve seçme-yerleştirme süreçleri hakkında
bilgi sahibi olmalısınız. Bilmelisiniz ki, personel dönüşüm oranı en yüksek
sektör belki de yeme-içme ve eğlence sektörüdür. Bununla başa çıkabilecek
büyüklükte bir insan kaynağı havuzuna sahip olmalısınız. Personelin toplu bir
şekilde işi bırakabileceklerini hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmamalı ve bunu
önlemek için elinizden geleni yapmalısınız. Her zaman bir “B Planı”nız olmalı.
Pazarlama konusunda birçok fikriniz olabilir. İşe
yarayıp yaramadıklarını denemeden bilemezsiniz. Fakat siz yine de uluslar arası
kabul görmüş yöntemlerden vazgeçmeyin. İş çevrenizi, konseptinizi, iş hacmi
beklentilerinizi, pazarlama bütçenizi ve daha birçok parametreyi aynı anda
hesaba katarak, faaliyetlerinizi gerçekleştirmelisiniz.
Bunların hepsi
birilerine “çok kolay” geldiği için bu kadar çok işletme var!
9.
Sonuç
Nihayet bitiyor.
Sektörün bir
profesyoneli olarak, endüstrinin büyümesi ve gelişmesini sonuna kadar
destekliyorum. Okuduğunuz blog’un bir amacı da bu zaten.
Altını çizmeye
çalıştığım, yeme-içme işinin insanlar üzerinde uyandırdığı yanlış algılar. Bu
bir meslek. Astronotluktan, gazetecilikten, hakimlikten, öğretmenlikten,
doktorluktan farkı olmayan bir meslek. Nasıl avukatlığı ek iş olarak
yapamazsanız, bir restoranı da ek iş ya da hanıma meşgale olsun diye açamazsınız.
Açarsanız, sonuçları acı verici olabilir.
Çok sayıda
işletmenin olması hepimiz için çok iyi bir şey. Ama emlaklar elbise değiştirir
gibi el değiştiriyorlar. Ticaret sicilleri, başarısız restoranlar mezarlığı
gibi. Birçok işletme de zarar ediyor. Sahipleri çeşitli nedenlerden dolayı
işletmelerine kilit vurup gitmiyorlar. Kimisinin finansman gücü muazzam, kimisi
de saygınlığını düşünüyor. Ancak potansiyel yatırımcının düşünmediği ve benim
bu yazıda anlatmaya çalıştığım çok önemli bir şey var: Restoranlar gerçek birer
yatırım. Çimento fabrikaları ve tekstil atölyeleri gibi. Sırf yeme-içmeyi, mekân
gezmeyi, aşçılığı, televizyon programlarını sevmeniz ve biraz da paranızın
olması, başarılı bir ticaret yapacağınız anlamına gelmez.
Kabul
buyurursanız, deneyimli bir kardeşinizden arkadaşınızdan, ağabeyinizden size
bir tavsiye: Yardım alın ve doğru insanları dinleyin!
Şişirilmiş
egolarıyla kendilerini “pazarlama guru”su sanan insanlar biliyorum. Emlak
seçimlerini görmelisiniz. Muazzam servet sahibi insanlar tanıyorum. Çok başarılı
işler yapmış büyük ticaretleri olan. Her türden enformasyona rahatça
ulaşabilecek kapasitede olan bu insanlar/kurumlar, bu sektördeki tecrübesizlikleri
nedeniyle yıllardır milyonlarca dolar zararı finanse edip duruyorlar. Tek
kelimeyle, yazık! Size de yazık olmasın istiyorsanız, sağduyunuza kulan verin.
Saygılar ve
sevgiler… Güzel bir gün olsun….




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder