Dün gece ilham verici insanlarla birlikteydim ve bu
yazıyı yazmama onlar neden oldular. Biri eski bir yatırım bankacısı, diğeri
ekonometri profesörü olan bu iki insan, yeme-içme konusunda sahip oldukları
damak zevki, tecrübe ve bakış açılarıyla, 20 küsur yıllık meslek hayatımda
tanıdığım en donanımlı karakterlerden. Yeme-içme dünyasında olan biteni düzenli
olarak takip eden, dünyanın muhtelif yörelerinde yemiş-içmiş, gastronominin
felsefesi üzerine kafa yoran bu ağabeylerim, ülkedeki birçok sektör
profesyonelinden daha fazla bilgi birikimine ve donanıma sahipler. Onlarla konuşmak
hem ufuk açıcı hem de öğretici.
Bir proje üzerinde toplantı yapmak üzere bir araya
geldiğim bu insanlarla yapılan sohbet ister istemez, Blumenthal’ın “Fat Duck”ından
Katalonya’nın gastronomideki eşsiz yerine, oradan da Ramsay’in “scrambled egg”
tarifinin evde başarılı bir şekilde icra edilişine kadar uzadı. Konuşma, Hoca’nın
anlattığı bazı hikâyeler ve Harvard’ın “Science and Cooking Lectures” programı
ile devam edince, bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Michelin Yıldızı
Nedir? Nasıl Alınır?
Yeme-içme ile ilgili/ilgisiz hemen herkesin duyduğu “Michelin
Star” kavramı, bazılarının kafasındaki “acaba bunun Michelin Lastikler’i ile
bir ilgisi var mıdır?” sorusuyla merak uyandırıyor. Bilmeyenler için cevaplayayım,
evet Michelin Star’ın (ya da Michelin Yıldızı’nın), lastik üreticisi Michelin’inle
doğrudan bir ilgisi var. Fransız Michelin firması, 100 yıldan fazla bir süredir
restoran ve otelleri derecelendirmek ve ödüllendirmek için başta Michelin Star
olmak üzere, bazı yöntemlerle bir takım çalışmalar yapıyor. Bir lastik
üreticisinin, restoran ve otelleri neden değerlediğini merak edebilirsiniz.
Özetle anlatmaya çalışayım.
Michelin Star’ın macerası, 1900 yılında Andre ve Edouard
Michelin kardeşler tarafından motorcular ve otomobil sürücüleri için
yayınladıkları bir rehberle başlıyor. Bu rehberde motorcuların ve otomobil
sürücülerinin işine yarayacak haritalar, lastik tamiri ve değişimi için
yönergeler, araç tamirhanesi, otel ve akaryakıt istasyonu listeleri gibi kullanışlı
bilgiler içeriyordu. Elbette Michelin’in birincil amacı, değişik bir pazarlama
faaliyeti ile markalarının bilinirliğini artırmaktı. Bu bağlamda ilk rehber, sadece 5.000 civarı
araç bulunan ülkede 35.000 kopya olarak basılmıştı. İlerleyen yıllarda Belçika,
Cezayir, Tunus, Hollanda, Portekiz, İspanya ve İngiltere gibi ülkelerde hızla
basılıp dağıtılan rehber, 1920 yılından itibaren paralı olarak satılmaya
başlandı.
Michelin Star’ın başlangıcı ise 1926 tarihine denk
düşüyor. Michelin, ilk kez bu tarihten itibaren restoranlara yıldız vermeye
başlıyor. Bu tarihten 5 yıl sonra verilen yıldızlar hiyerarşiye tabi tutularak,
1, 2 ve 3 yıldız şeklinde ayrıştırılıyor. Nihayet 1936 yılında, bugün hâlâ
geçerli olan yıldızların karşılık geldiği kriterler yayınlanıyor. Buna göre;
·
1 Michelin yıldızlı
restoranlar, kendi kategorisi içindeki en iyi restoran,
·
2 Michelin
yıldızlı restoranlar, mükemmel bir mutfak servis eden ve yemek pişiren,
güzergâh değiştirmeye değer restoran,
·
3 Michelin
yıldızlı restoranlar da, istisnai bir mutfak servis eden ve özel bir seyahate
değecek restoran
şeklinde
sınıflandırılıyor.
Michelin bu restoranları her yıl, ülkeler bazında
ayrı ayrı yayınladığı “The Michelin Guide”larla (Red Guide) ilân ediyor. Michelin
Guide’lar yayınladıkları ülkenin dilini kullanıyor. Michelin’in bunun dışında
yayınladığı “The Michelin Green Guide” ve “Main Cities of Europe” gibi
rehberler de bulunuyor.
Daha önce de belirttiğim gibi Michelin, kırmızı
rehberde çoğunluğun bildiğinin dışında sadece restoranları değil, otelleri de
derecelendiriyor. Michelin’in restoranları derecelendirmede tek kullandığı
kriter yıldız vermek değil üstelik. Michelin’in “Bib Gourmand” isimli derecelendirme
kriterlerine göre, nisbeten düşük fiyatlarla hizmet sunan ancak lezzet düzeyi
yüksek restoranlar derecelendiriliyor. Diğer taraftan rehberde yer alan “fork
& spoon” ve “pavilions” piktogramları ile sırasıyla restoran ve otelleri
konforlarına göre sınıflandırıyor.
Pekâlâ, Michelin Star’a nasıl sahip olunuyor? Michelin’in
“Inspector” olarak adlandırdığı ve her biri kendi çalışanı olan müfettişler,
sürekli olarak otelleri ve restoranları anonim olarak dolaşıyorlar. Keyifli bir
iş gibi görünüyor değil mi? Michelin Guide Dictionary’ye göre bir teftiş uzmanı
yılda ortalama 30.000 km. yol kat ediyor, 250 civarı farklı yerde yemek yiyor
ve 160’dan farklı otelde konaklıyor. Dışarıdan bakınca oldukça güzel bir iş
gibi görünse de, böyle bir hayatı çekilmez bulanlar olacaktır. Nitekim emekli
bir Michelin müfettişi olan Pascal Remy, anılarını yazdığı ve Michelin Star verilmesi
sürecine eleştirel olarak yaklaştığı kitabında, bu mesleğin insanı
yalnızlaştırdığını, düşük ücretle angarya yapıldığını anlatıyor. Fransa’yı
haftalar boyunca dolaşıp, sonunda yapayalnız akşam yemekleri yiyerek, yoğun bir
raporlama süreci ve sıkı sıkıya bağlı olunması gerekli teslim tarihleri ile
mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor.
Michelin,
müfettişlerinin kimliklerini gizli tutuyor. Bununla ilgili müfettişlerin uyması
gereken öylesine katı kurallar var ki, aileleri bile ne iş yaptıklarını tam
olarak bilmiyorlar. Hatta Michelin’in birçok üst düzey yöneticisi müfettişlerin
kim olduğundan habersizler. Kimliği ifşa etmek, iş akdinin sonlandırılması ile neticeleniyor.
Örneğin Pascal Remy’nin iş akdi, Michelin’e kitap çalışmasından bahsettiği 2003
yılında feshediliyor. Bir başka müfettiş, denetlemek üzere rezervasyon
yaptırmak istediği 3 Michelin yıldızlı bir restoranda yer bulamayınca,
restoranın yöneticilerine Michelin müfettişi olduğunu söylüyor ve tabii ki
kendisinin işine anında son veriliyor.
Müfettişler yiyip-içip konakladıkları işletmelerde
kesinlikle hesaplarını ödemek zorundalar. Hediye ve indirim kabul edemiyorlar. Müfettiş
profili, yeme-içme ve turizm sektöründe 5-10 yıl iş deneyimi bulunan, turizm-otelcilik
eğitimi almış, yeme-içme konusunda tutkulu, damak zevkine sahip kişilerden
oluşuyor. Yaş, cinsiyet, ırk, inanç vb. ayrıştırıcı özellikler, profilin
seçiminde hiçbir katkıya sahip değiller.
İşte bu müfettişler, kısaca macerasını anlattığım
şekilde ve sistematik olarak, belirli bir programa bağlı, çeşitli kriterler
çerçevesinde restoran ve otelleri ziyaret ederek rapor yazıyorlar. Müfettişler
daha sonra bu raporları, rehber yayın kurulunda şef editörler ve diğer
müfettişlerle birlikte tartışarak, derecelendirme ve değerlendirmelerini
gerçekleştiriyorlar. Böylece, Michelin Star restoranlar ortaya çıkmış oluyor.
Michelin yıldızı, yanlış bir algı oluşturacak
şekilde kullanıldığı biçimde “şeflere” değil “restoranın kendisine” veriliyor. Bir
başka deyişle, “Michelin Yıldızlı Şef” diye bir şey yok. Bunun yerine “Michelin
Yıldızlı Restoran” var. Michelin yıldızı almış bir restoranın şefi o
restorandan ayrılırsa, yıldızı da beraberinde götüremiyor yani. Fakat özgeçmişi
açısından böyle bir deneyim son derece önemli tabii. Bununla birlikte, “chef
owner” (sahibinin aşçısı olduğu) restoranların Michelin yıldızı alması, bir
bakıma o şefin de yıldızı almaya hak kazandığı izlenimini doğuruyor. Bu da
gayet doğal.
Michelin, yıldızları sadece mutfağa veriyor. Başka
hiçbir şeye değil. Kendi ifadeleri ile Michelin Star, “tabaktakini, yalnızca
tabaktakini” yansıtıyor. Bunun anlamı, Michelin yıldızı verilirken restoranın dekorasyonunun,
servis kalite düzeyinin, sağladığı kolaylık ve faydaların, kullanılan makine
& ekipmanın, vale hizmeti bulunup bulunmamasının hiçbir öneminin olmadığı. Kısaca
Michelin yıldızı sahibi olabilmek için, havyar veya foie gras servis etmenize
gerek yok. Seçilmiş ürünlerin kalitesi ve içeriğinin iyi olması yeterli. Tabii
bunu yakalamak, söylemek ya da yazmak kadar kolay değil.
Michelin yıldızı restoranlara sadece 1 yıllığına
veriliyor. Bir sonraki yıl bu restoranların yıldızlarını kaybetme ihtimalleri
olduğu gibi, ekstra bir yıldız daha almaları mümkün. Bir restoran 1 yıldız alıp,
3 yıldıza doğru mesafe kat edebilir. Bununla birlikte, doğrudan 2 ya da 3
yıldız almaları da olası. İstikrarın önemli olduğu bu derecelendirme
yönteminde, yıldızlarını kaybedeceğini öğrenince intihar eden şefler olduğu
iddia ediliyor. Hayatta hiçbir şeyi bu denli ciddiye almamak bence en doğrusu
ama Michelin yıldızının şefler ve restoranları için ne derece önemli olduğunun
anlaşılması açısından da önemli örnekler bunlar. Fransız şef Bernard Loiseau bu
örneklerden birisi maalesef.
Michelin yıldızı almak, bir restoranın dünyaca
tanınması ve ciddi cirolar yapması demek. Yıldız kaybetmekse, tam tersine bir
etki meydana getiriyor. Yapılan analizlere göre, yıldızını kaybeden bir
restoran %30 - %40 civarında bir gelir kaybı yaşıyor. Prestij kaybı da cabası. Dolayısıyla,
bir kez Michelin yıldızı aldığınızda, kâbuslar görmeyi de göze almalısınız.
Türkiye’de Neden
Michelin Yıldız’lı Restoran Yok?
Bunun nedeni basit. Michelin Guide, Türkiye’de
yayımlanmıyor. Diğer bir ifadeyle, bir ülke ya da bölgede Michelin Star
Restaurant olabilmesi için, kırmızı rehberin o ülkede yayımlanması gerekiyor. Belki
soruyu şu şekilde değiştirirsek, bu yazının asıl irdelemeye çalıştığı içeriğe ulaşabiliriz:
“Michelin Guide Türkiye’de neden yayımlanmıyor?”
Bunun kararını elbette Michelin’in konuyla ilgili
kişileri verebilirler. Fakat biz de bu tür çalışmaların ülkemizde yapılabilmesi
için bir şeyler yapamaz mıyız? Benim şahsî kanaatim, yapabileceğimiz yönünde. Michelin’in
derecelendirmesine benzer çalışmalar yapan “The World’s 50 Best Restaurant”ın ikincil
listesine, bireysel çabaları ile bu yılın ortalarında 96. sıradan giren bir
Türk restoranı mevcut. Geçtiğimiz haftalarda sektörel yayın yapan bir dergi, dünyaca
tanınan birkaç önemli şefi davet ederek, İstanbul’un yeni gastronomi
destinasyonu olmak için yapması gerekenleri, sektör profesyonelleri ile
birlikte tartıştı. İster bireysel, ister kooperatif bu tür gayretler, Türkiye’nin
gastronomi konusunda önemli bir durak haline gelmesine muhakkak katkı
sağlamaktadır. Ancak, bu samimi çabaların yeterli olduğunu söylemek imkânsız.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Michelin Yıldızı olan
restoranlara sahip olmak gerekliliği de bir tartışma konusu. Restoranlara
getirdiği yüksek maliyetler ve istikrarın sürdürülmesindeki zorluklar
nedeniyle, Michelin yıldızı almak konusunda çekingen olan şefler de mevcut. Hatta
yıldızını kendi eliyle iade edenler bile var. Bununla beraber, hiç Michelin
Yıldız’lı restoranı olmayan bir ülkenin şeflerinin, uzanamadığı ciğere mundar
diyen kediden de bence bir farkı yok. Bu ülkede kim Michelin yıldızının “gereksiz”
olduğunu söylüyorsa, en azından pazarlamadan anlamıyor demektir. Michelin
yıldızı sahibi olmanın getirdiği aşırı yük ve sorumlulukların yanı sıra, dünyanın
her yerinden yeme-içme meraklısı ve iyi para harcayan müşterileri
restoranınıza, dolayısıyla da ülkenize çekebilirsiniz. Turizm sektörünün en çok
şikâyet ettiği konuların başında olan, düşük sosyo-ekonomik ve kültürel
seviyeye sahip turistin çokluğu, ülkenin değerini doğrudan etkiliyor. Ülkemizin
değerlerini pazarlama konusunda, çoğumuzun beğenmediği (hatta aşağıladığı) Arap
şeyhleri kadar olamıyoruz. Michelin Star, bu pazarlama faaliyetlerinin bir
parçası bana göre. Yazı her ne kadar Michelin Star ile ilgili olsa da, aynı
amaca hizmet edebilecek başka organizasyonlar da mevcut. Gault Millau, The
World’s 50 Best Restaurant gibi oluşumlar, Michelin’den bağımsız olarak
düşünülmemelidir. Bu mecralarda yer alabilmek için elimizden gelen her şeyi
yapmalıyız. Gelin görün ki, bu bir organizasyon işi.
Türk gastronomisinin doğru ve yaygın bir şekilde pazarlanabilmesi
için, konunun bütün tarafları, koordinasyon içinde çalışmalılar. Bu
koordinasyonun kim tarafından yönetileceğini bilmiyorum ancak bildiğim bir şey
varsa, bizim bu konuda bireysel ve kendimizi ön plana çıkaracak “çok güzel hareketler”den
başka bir şey yapmadığımız. Oysa devlet, işletmeler, çalışanlar ve eğitim
kurumları bir yolunu bulup bir araya gelmeliler.
Kamu gücünü elinde bulunduranlar, gerekli
regülasyonları yaparak Türk gastronomisinin pazarlanmasının önünü açabilir. Vergi
avantajları, teşvikler, eğitim çalışmalarının desteklenmesi, uluslararası
alanda girişimlere öncülük edilmesi gibi konular ciddiyetle ele alınmalıdır. Turizm
Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir gastronomi masası, gastronomi ile ilgili tüm
problemlerin çözümü için oldukça etkin bir biçimde çalışabilir. Türk mutfağı
arşivlemek, yemek kitabı desteklemek elbette önemli fakat yetmiyor işte. Konu
bu kadar basit değil.
İşletmeler, ticari başarıya ulaşmak adına bireysel
çabalar sergileyebiliyorlar. Ödül alan restoranlar ve şefleri buna örnek.
Buradaki asıl sorun, herkesin bireysel hareketi. Bu sektörden para kazanan
insanların artık daha fazla para kazanmak yerine, konuya biraz idealist yaklaşarak,
uzun vadede kendilerine de ciddi katkı sunabilecek çalışmalara imza atmaları
lazım. Bunu da bir araya gelmeden yapmaları pek mümkün değil. Var olan işbirliklerinin,
Türk mutfağının pazarlanması konusunda elle tutulur bir çalışma yaptıklarını
söylemek güç.
Her problemin çözümünün, eğitime bağlı olduğuna inanan
bir insan olarak, asıl çözüm kaynağının zihniyet dönüşümü ile sağlanabileceğini
düşünüyorum. Zihniyet dönüşümü de ancak eğitim kurumlarında yapılabilir. Eğitimli
şef yetiştirme konusunda bir miktar mesafe kat etmeye başladık. Şimdi sıra, bütüncül
bir bakışla yeme-içme işletmelerini tasarlayacak, yönetecek ve katma değeri
yüksek ürünler üreten insanları yetiştirmeye başlamakta. Günümüz eğitim ortamı
göz önüne alındığında bu imkânsız gibi görünse de öyle değil. Yazının başında
bahsettiğim sohbetin bir bölümünde, Hoca’nın anlattığı bir olayı nakletmeden
geçemeyeceğim. Hoca yakın zamanda bir kopya konusu ile ilgili soruşturma
kapsamında görevlendiriliyor. Sınavda kopya çektiğinden şüphelenilen bir 2. sınıf
öğrencisine, sınav konuları ile alakalı sözlü sorular yönlendiriyor. Aldığı
cevaplar dehşete düşürücü cinsten. Öğrenciye göre Napoleon, 2. Dünya Savaşı’ndan
sonra yaşamış ve 1. Dünya Savaşı da 19. yy.’da yapılmış. Osmanlı Devleti, 2.
Dünya Savaşı’nda Almanya yenildiği için yenik sayılmış gibi daha nice cehalet göstergesi cevap. Nasıl? Korkunç değil
mi? Şimdi bu eğitim metodlarının, gastronomi ve yeme-içme eğitimi için
uygulanmadığını söyleyebilir misiniz? Bence kimse söyleyemez. Dolayısıyla, köklü bir eğitim dönüşümü
gerçekleştirmek gerekecek. Tekrar ediyorum, bütün bu umutsuz tabloya rağmen eğitimde
pozitif yönlü bir dönüşüm mümkün. Öğrencinin ufkunu genişletecek, onu gerçek
hayata hazırlayacak, sınıf geçmenin değil öğrenmenin ve araştırmanın önemini
anlatabilecek bir yöntem bulunabilir. Denemekten korkmayan, dünyayı gezen,
okuyan, araştıran bir gastronomi nesli, herkesten ve her şeyden daha güçlü bir
şekilde ülkemizin değerlerini dünyaya pazarlayacaktır. Sonrasında Michelin
Guide’ın burada da yayımlanmak üzere nasıl sıraya gireceğini göreceksiniz…
Sevgi ve Saygılarımla








