Tüketici davranışlarının altında yatan ve bu
davranışları yönlendiren psikoloji daima ilgimi çekmiştir. Davranışsal iktisat
ve iktisat sosyolojisinin konusuna giren bu başlığı, konuya bilimsel yaklaşan
restoranlarda bir pazarlama unsuru olarak kullanıyoruz. Her ne kadar ben yerli
işletmelerde bunun bir örneğine henüz rastlamadıysam da, çalıştığım
uluslararası işletmelerde benzer çalışmalar yaptım.
Yeme-içme endüstrisi, tüketici davranışları psikolojisini
pazarlama faaliyetlerinde diğer endüstriler kadar yoğun olmasa da kullanıyor. Özellikle
menülerin görsel tasarımlarında ortaya çıkan bu faaliyetleri “manipülasyon”,
“bilinçaltı” ve “psikoloji” kelimeleri ile temsil edebilirim. Restoran
menülerini bu tür yaklaşımlarla hazırlayanların temel amacı, tüketici
eğilimlerini yönlendirerek, onların daha fazla para harcamasını sağlamak.
Peki ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz da tüketicileri
manipüle edip ceplerinden biraz daha fazla para alıyoruz? Biraz konunun
evveliyatına bakalım önce.
Psikolojinin ve bilinçaltının pazarlamada kullanımı,
pazarlama kavramının gelişmeye başladığı ilk dönemlerden beri bilinen bir olgu.
James Vicary’nin meşhur “Popcorn ve Coca Cola” deneylerini duymayan yoktur
herhalde. Bilmiyorsanız kısaca bahsedeyim ama bilenler sıkılmasınlar. Vicary,
bir pazar araştırmacısı. Kendisini bilinçaltı pazarlamaya vakfetmiş bir bilim
adamı. Yapılıp yapılmadığı tartışmalı bir deneyin de mimarı aynı zamanda.
Kendi yayınladığı basın açıklamasına göre 1957
tarihli “Picnic” isimli filmde kullandığı bir yöntemle, mısır patlağı
satışlarını %57,5, Coca Cola satışlarını da %18,1 artırdığını iddia ediyor. Vicary bunu, filmin her 5 saniyesinde bir
saniyenin 1/3000’ine denk gelecek şekilde verdiği sübliminal mesajla
başardığını söylüyor. Buna göre, bahsettiği anlarda “Hungary? Eat Popcorn” ve
“Drink Coca Cola” imajlarını ekrana vererek, insanlarda popcorn yeme ve Coca
Cola içme isteğini harekete geçirdiğini belirtiyor.
Deney sonuçlarının geçerliliğinden hatta deneyin
varlığından bile şüphe duyulsa da, bilinçaltı pazarlamanın bugün bile yaygın
olarak kullanıldığı bir gerçek. Vicary’nin daha sonra bir televizyon
röportajında iddialarını geri aldığını söylemiş olması bile, bilinçaltı
mesajlarla tüketici eğilimlerinin manipüle edilebildiği gerçeğini görmemize
engel olamıyor.
Sweet Spot
Teorisi
Görsel algı, okumanın ayrılmaz bir parçası. Menü
gruplarının (başlangıçlar, ana yemekler vs.), sayfalara stratejik olarak nasıl
yerleştirilirse müşterilerin dikkatlerinin belirli noktalara doğru artırılacağı,
bahsettiğim görsel algı ile ilgili. Sadece menü kategorilerinin değil, menü
kalemlerinin (ürünlerin) de sayfadaki hangi noktaya, nasıl bir kriter baz
alınarak yerleştirileceği de aynı görsel algı araştırma alanı içinde. İşte menü
gruplarının ve ürünlerin bu stratejik yerleştirme işine, “Sweet Spot Teorisi”
deniyor.
Sweet Spot Teorisi’nin arkasındaki muhakeme, bir
başka psikolojik kavram olan “Serial Position Effect”e (yakınlık ve öncelik
kuralı) dayanıyor. Bu düşünceye göre, insanlar bir seri içindeki bilgilerden
ilk ve son maddeleri daha kolay hatırlamaya eğilimliyken, ortalardaki maddeleri
geri çağırma konusunda başarısız olmaktadırlar. Kavramın mucidi Hermann
Ebbinghaus, kendisinin de denek olarak içinde bulunduğu çalışmalarında, bir
çalışma listesindeki maddelerin pozisyonlarının hatırlama doğruluğu üzerinde
etkisi olduğunu kanıtlamıştır.
Bunun restoran menüleri ile ne alakası var
diyebilirsiniz. Şöyle ki:
Uzunca bir zaman insanların restoran menülerini gözleriyle zikzaklar çizerek taradıkları ve sonra sayfaların sağ üst köşesindeki çeyrek daireye odaklanarak bu alanda bir süre oyalandıkları düşünüldü. Bundan dolayı da menülerin bu bölümlerine sweet spot denmeye başlandı. Restoran işletmecileri en karlı ürünlerini bu bölgeye yerleştirmek suretiyle, müşterilerinin dikkatini çekmeye ve onları burada sundukları ürünleri satın almaya doğru yönlendirmeye çalıştı. Eminim siz de bu köşelerde çizgiler arasına alınarak vurgulanmış ürünler görmüşsünüzdür.
Uzunca bir zaman insanların restoran menülerini gözleriyle zikzaklar çizerek taradıkları ve sonra sayfaların sağ üst köşesindeki çeyrek daireye odaklanarak bu alanda bir süre oyalandıkları düşünüldü. Bundan dolayı da menülerin bu bölümlerine sweet spot denmeye başlandı. Restoran işletmecileri en karlı ürünlerini bu bölgeye yerleştirmek suretiyle, müşterilerinin dikkatini çekmeye ve onları burada sundukları ürünleri satın almaya doğru yönlendirmeye çalıştı. Eminim siz de bu köşelerde çizgiler arasına alınarak vurgulanmış ürünler görmüşsünüzdür.
Fakat 2012 yılında, Cornell University’nin yaptığı
bir çalışmada, insanların menüleri kitap gibi ve soldan sağa- yukarıdan aşağı okudukları
anlaşıldı. Bu durum anlaşılınca sweet spot yer değiştirerek, sayfaların sol üst
köşeleri olmaya başladı. Menülerin görsel tasarımları esnasında yüksek kar
marjı olan ürünler bu kısımlara yerleştirilerek, daha az satılması istenen
ürünler de alt ve orta kısımlarda kendilerine yer buldular. Sayfaların alt ve
orta kısımları bu çalışma sonucunda, müşterilerin en az oyalandıkları ve
odaklandıkları bölgeler olarak ortaya çıktı.
İncelikli
Metinsel Manipülasyon
Yine Cornell University’nin 2009 tarihli bir
araştırmasında, fiyat yazılışlarının harcama miktarlarında bir etkisi olup
olmadığını araştırmak için, lüks bir restoranda 3 farklı menü kullanıldı.
Bu üç menünün içerikleri ve tasarımları tamamen aynı
olmakla beraber, ürünlerin yanlarında yazan fiyatların yazılış biçimleri
farklıydı. İlk menüde fiyatlar “$” işareti kullanılarak örneğin 20 $ şeklinde
yazıldı. İkinci menüde hiç rakam kullanılmadan fiyatlar sözlü olarak verildi. Yani
ürünlerin fiyatları 20 $ yerine “twenty dollar” biçiminde yazıyordu. Üçüncü
menüde ise dolar işareti kullanılmadan sadece “20” şeklinde rakamlarla ifade
edildi.
Sonuçlar ilginçti. Sadece rakamla “20” şeklinde
fiyatlar yazan menüden sipariş veren müşteriler, restoranın mevcut kişi başı
harcamasından %8 daha fazla harcama yapmışlardı. Diğer iki yöntemde ise tersine
kişi başı harcama azalmıştı. Paraya bir kavram olarak açıkça vurgu yapan bu
yöntemler, harcama eğilimini restoranın aleyhine olacak şekilde değiştiriyordu.
İsimlerin
İsimlendirilmesi
Bu kez başka bir üniversitenin, University of
Illinois’nin 2001 yılında yaptığı 6 haftalık bir çalışmaya bakalım. Bu
çalışmaya göre, insanlarda çağrışımlara neden olan açıklamalara ya da isimlere
sahip yiyecekler daha çok satıyor. Çalışma sonucu “Ev Yapımı Parmesanlı Tavuk”,
“Soslu İtalyan Usulü Levrek Fileto”, “Anneannemin Köftesi”, “Çikolatalı Saten
Puding” gibi isimlerin, levrek fileto, parmesanlı tavuk ya da çikolatalı puding
gibi sade isimlerden daha fazla rağbet gördüğü gözlemlenmiş. Bunun nedeni bu
isimlerin insanlarda hoş duygular uyandırması, onlara kendilerini iyi
hissettirecek çağrışımlar yapması ve çoğu zaman nostaljik duyguları hatırlatması.
Bununla beraber denekler, gerçekten öyle olmasa bile bu tür isimleri olan
ürünleri daha yüksek kaliteli, daha değerli ve daha lezzetli bulmuşlar.
Fiyat Oyunları
ya da Tuzaklar
Bir başka manipülasyon aracı da fiyatlar yoluyla
müşteriye kurulan tuzaklar. İnsanlar, genellikle en pahalı ya da en ucuz ürünü
sipariş etmeye meyilli değillerdir. Bundan dolayı bazı menülerde, menü grupları
içine ciddi anlamda yüksek fiyatlı ürünler yerleştirilir. Böylece, diğer
yemeklerin fiyatlarının daha makul ve kabul edilebilir olduğu algısı
oluşturulur.
Restoranın ortağı değilseniz, bir steak için 120 TL.
ödemek isteyeceğinizi sanmıyorum. Ancak gittiğiniz restoranda ana yemekler
arasında fiyatı böyle bir ürün varsa, 55 TL.’lik bir başka yemek size sudan
ucuz görünebilir. Gerçekte öyle olması şart değil. Maksat öyle düşünmenizi
sağlamak. Bir nevi ehven-i şer’e (kötünün iyisine) razı etme durumu yani.
Porsiyonların
Manipülasyonu
Fast food zincirleri ve restoranlar, porsiyon
boyutlarını manipüle ederek tek yönlü bir şekilde sizi daha büyük boyutlarda
tüketmeniz için özendiriyorlar. The Journal of Consumer Research’ün 2009
yılında yaptığı bir araştırma, insanların büyüklüğü ve miktarı ne olursa olsun çoğunlukla
“orta boy” porsiyonlara yöneldiğini ortaya koydu.
Bardak boyut seçenekleri olarak 12, 16 ve 21 oz
verilen müşterilerin büyük çoğunluğunun meşrubatlarını 16 oz bardakta
istedikleri görüldü. Ancak seçenekler 16, 21 ve 32 oz olarak değiştirildiğinde
bu kez talebin 21 oz bardağa doğru kaydığı gözlemlendi.
Araştırmacılar, porsiyon büyüklüklerinin yukarı
doğru manipülasyonu yoluyla, fast food restoranlarında satılan yüksek kalorili
meşrubatların satışının yıllar içerisinde %15 arttığını ölçümlediler.
Gördüğünüz üzere yeme-içme endüstrisi, menülerini
artık bu türlü psikolojik altyapıları kullanarak tasarlıyor. Etik tartışmasına
girmeden, olanı objektif biçimde aktarmaya çalıştım. Yine de pazarlama konusu
da dahil olmak üzere, yeme-içme endüstrisinde daha fazla bilim kullanılmasını
diliyorum. Umarım Türkiye’deki işletmelerin sahipleri ve onları yönetenler de,
Batılı meslektaşları gibi yeterince bilim kullanmayı öğrenirler.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder